Köşe yazarları

Napolyon’un referandumu


Napolyon (Napoleon) 15 Ağustos 1769’da doğdu. 15 yaşında askeri akademideydi. 25 yaşında tuğgeneral idi. Yükselişi durdurulamayan Napolyon, Mısır seferine çıktığında 29 yaşına ayak basmıştı. Çok geçmeden, 1802 yılında ömür boyu konsül oldu. 1804’te ise “İmparator” ünvanını aldı. 5 Mayıs 1821 yılında da öldü. Arkasından kim hakkını helal etti kim etmedi bilmiyorum, ama çoğu hayalini yarıda bırakarak kara toprağa karıştığı kesin. Napolyon ve döneminin olayları ilginçtir. Hem kendisinin hem de döneme damga vuran politik olayların halen güncel olması dikkate değerdir. Bugün Avrupa’da yaşanan, gelişen durumların çoğu onun eseridir. Yine siyasal bir özne olarak kendisinden sonra binlerce ardılın ruhunda yeşermiş; fikirleri, hayalleri hep canlı kalarak farklı farklı Napolyoncukların doğmasına sebep olmuştur. Bildiğiniz ve gördüğünüz üzere şuan bizde de prêze Mıheme görünümlü küçük Napolyonlar bol ve iyice kurumsallaşmış durumdalar. Özellikle referandum sonrası ortaya çıkan tablodan hareketle Napolyon’u anmak, onun fikirlerine odaklanarak tek adam rejiminin ne denli bir “kötülük rejimi” olduğunu hatırlamanın iyi olacağı kanısındayım.

***

Hiç dolandırmadan, küçüklüğünden beri dizginleyemediği arzularını sakınmadan, mantığa büründürmeden, elde ettiği zaferlerin ve bu zaferlerden doğa haklı çığlıkların ruhunda yarattığı esrimeye yaslanarak sorar Napolyon: “Eğer büyük bir güç beni dünyanın diktatörü olmaya yönlendiriyorsa ben ne yapabilirim?” Ne kadar masumane bir soru değil mi? Adeta 23 Nisan’da koltuğa oturmuş çocuk konuşuyor! Sezar ve İskender’in yarım bıraktıklarının peşindeydi, onları tamamlamak istiyordu. Bundan ötürü Fransa yetmiyordu, Dünya diktatörlüğü peşindeydi. Bunun çılgınlık olduğunu, vazgeçilmesi gerektiğini söyleyenlere de “Siz ve diğerleri, bugün beni eleştirenler ve iyi huylu bir hükümdar olmamı isteyen, hepiniz benim aksesuarım olmadınız mı?” diyerek susturuyordu.

Faşizmin arzulanması kitlesel, sonuçları bireysel mi olacaktı? Olmazdı! O anlamda artık gecikmiş eleştirilerdir. Bastırılamayan iktidar güdülerinde payınızı görün der gibidir Napolyon! Ömrünü adadığı seferler ve politik – askeri yaşam onun hayallerini şekillendirmişti. Hayallerine ulaşmak için sırtını iki güce yaslıyordu. Birincisi anlaşılması zor bir maneviyat, ikincisi de kılıç. Kılıç dediğine bakmayın, en çok top güllelerine güveniyordu. Onların sesi ile korku salıyordu… Nihai amaç olarak önüne koyduğu dünya diktatörlüğü işinde esas projesi şudur: “Tüm ulusları tek bir ulus olarak birleştirmek!”. Kendisi de “tek”çilikle kafayı erken bozanlardan. Avrupa Birleşik Devletleri vizyonunu şu ilginç cümlelerle açıklar Napolyon: “Bir Avrupa kanunu, bir Avrupa yüksek mahkemesi, tek bir para, ortak bir ağırlık ve ölçü sistemine ihtiyacımız var.

Tüm ulusları tek bir ulus halinde birleştireceğim. Beni memnun edecek tek çözüm budur.” Peki, bu mümkün müdür? Aslında bunun cevabı çok da önemli değildir. Napolyon istemişse tamamdır. Çünkü onun gözünde “Avrupa, yaşlı bir kadından başka bir şey” değildir ve 800 bin adamımla ona her istediğimi yaptırırım diyordu. Burada küçük bir parantez açalım. Bugün de küçük Napolyon kırıntıları ve DNA’sından nasiplenmiş karakterlerin dilinin de benzer ve şaşmaz şekilde cinsiyetçi olması, hegomonik erkeklik taslaması kalıtsal bir miras mı yoksa öğrenilmiş anormal bir normallik mi? Serpil Sancar’ın kitabında (Erkeklik: imkansız iktidar, metis) “akıl ve mantık sahibi birey/erkek, hem bir dünya imparatorluğu olarak kapitalizmin hem de erkek üstünlüğü olarak patriarkinin gelişimini sağlayan ortak düşünsel zeminidir” Şeklinde bir tespit vardı. Napolyon ve türevleri bu zeminin yılmaz bekçileridir. Parantezi kapatarak devam edelim…

Tek para, ulus, kanun ve daha bir sürü şeyin peşine düşen Napolyon’un, etrafındaki dalkavukları ikna etmesi zor değildir. Onlar güce taparlar. Asıl mesele “halkı” ikna etmektir. Napolyon’un halk anlayışı da tahmin edileceği üzere “halkçı” değildir. Halktan anladığı şey atın geçileceği Üsküdar kadardır. Bu konudaki düşünceleri modern psikolojinin de faşist zihniyetlerin de işine çokça gelmiş olmalı. “Halkın şöhret ve zaferlerle şaşalı hale getirilmiş bir şefe ihtiyacı vardır” dedikten sonra şöyle devam ediyor. “Halk teoriler, hükümetler ve ideologların laf ve mantıklarını istemez. Kitlelere bir oyuncak verin! Onunla oynarlar ve lider kendi gerçek hedeflerini saklayacakkadar becerikliyse her zaman başkalarının kendilerini yönetmesine izin verirler” Bugünden bakınca haklı çıkıyor. İşler tam da söylediği gibi yürüyor, yürütülüyor. Etraf “oyuncaklardan” geçilmiyor. Gerçekleri tersyüz ettiğin oranda, gerçek hedeflerini saklayabildiğin oranda iktidarda kalıyorsun. Bunun için de insanüstü bir çarpıtma, hile hurda ve sapıtma siyaseti gütmen gerekiyor. Milyon dolarlık yalanları halkın önüne atman icap ediyor. Mesele gücün gölgesine değil, kendisine sahip olmaktır.

Napolyon buna odaklanır. Politika yaptığı dönem zor bir dönemdir. Fransız Devrimi’nin üzerinden çok geçmemiş ve yıkılan krallık yerini Cumhuriyete, özgürlük dalgalarına bırakmıştır. Tam da bu noktada Napolyon’un özgürlükten ne anladığına da bakmak lazım. Tek bir şey anlıyordu: “İtaat” Ona göre itaat insanın kaderidir, daha iyi hiçbir şeye layık değildir ve hiçbir hakları yoktur. “Hem vahşi hem de medeni olan insanı, hayal gücünü başkalarını zincire bağlayacak ve böylece zamansız bir şekilde ısırmasını önleyecek, onu dövecek ve av peşine koşturarak bir efendiye, bir sihirbaza ihtiyaç duyacak hale getirmelidir”… Düzen dediğin de böyle kurulur. En azından Napolyon’un hayalindeki durum bu! İşte bu fikir ve zikirlerle konsül olur Napolyon. İlk başarılarından biri rakiplerini safdışı bırakıp on yıllık konsül olmayı başarmasıdır. Fakat on yıl onu kesmez ve “ömür boyu” konsül kalmak için referandum talep eder.

Halk oylaması yapılır. Sonuç evettir. Ortada çok şaibe vardır lakin bunu dillendireceklerin gücü pek kalmamıştır. Napolyon’un istediği olmuştur. Yetkileri iyice artmıştır. Artık yabancı devletlerle anlaşma imzalama yetkisine tek başına sahiptir. Sadece o, meclisleri feshetme yetkisi bulunan senatörleri atar; ve kendi halefini seçme hakkı vardır. Yani kendince Gılgameş’in ölümsüzlük otuna yaklaşmıştır. Tüm bu yetkilerin ertesinde, bir gün ziyaret ettiği bir alana muzafferane bir giriş yaparken halktan çok az alkış alır. Bu duruma çok kızar ve dönemin polis bakanı olan Fouche’ye atar yapar. Alkış işinin neden önceden ayarlanmadığını sorar. Tarihin en ilginç politikacısı kabul edilen Fouche, Napolyon’a gerçeği söylemekten sakınmaz: “Parisliler attığınız son adımlarla “ömür boyu konsüllük meselesi) özgürlüklerini yitirdiklerini ve mutlakiyetçiliğe doğru bir eğilim gösterdiğinizi düşünüyorlar.”

***

Fouche herkesin, her dönemin cevabını vermiştir. Parisliler kısmını çıkarın, yerine Amed, Ankara, Rio de Jenario’yu koyun. Fark etmiyor! “Barış, benim çıkarlarıma aykırı” diyen Napolyon, “tekçilik” aşkını 1815 Waterloo savaşı ile yitirdi. Aslında teknik ve moral olarak üstündü fakat genelde dünyanın özelde de Avrupa’nın politik kaderi burada yenilmesiyle değişti. Napolyon’un yenilgisine sebep olan şey hesaba katmadığı bir “hendek”ti. Victor Hugo ve Stefan Zweig bu anı mükemmel anlatırlar. 2015’te Davutoğlu başbakan iken sormuştu: “Hendekten ne çıkar?” diye. Napolyon’un yerle bir olmasına sebep olan hendekten bugünkü Avrupa çıktı. Daha ne çıksın… Küçücük şeylerin bağrında taşıdığı devrimci dönüşümleri dikkate almak lazım. Oralarda çok şey saklıdır. Aklına her şey gelen Napolyon’un bile aklına gelmeyecek şeyler bunlar…