Köşe yazarları

Edirne’den Ardahan’a…


Bu naiflik sonunda bizi öldürecek! Yok, ‘naiflik’ kötü bir şeydir filan demiyorum, iyi insanlarız biz eyvallah, öyle olalım, öyle kalmaya da devam edelim. Zekâ ile fesatlık, akıl ile kurnazlık arasında bir çizgi var ve biz bu çizginin beri tarafında kalalım, iyidir, tamam. Ama bir yandan da ne kadar safız allah aşkına! Pazar sabahı kalkıyoruz, “Eh, bunlar biraz çalar herhalde” diyoruz, sandığı sahiplenmekten filan söz ediyoruz. Çalmanın değişik yöntemleri üzerine de bilgi sahibi değiliz ki, bünyemizde yok yani.

Kahırlı ve öfkeli günlerden geçiyoruz.

Şu meşhur ve moda “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” lafı, bana sorarsanız geçmişte pek sık ve pek gereksiz kullanılmıştı.

Ama bu kez durum sahiden öyle gibi… En azından sokaklar öyle düşünüyor. Karşı tarafın da bir planı var sanırım; biraz “alışırsınız alışırsınız” numarası var; biraz da ustası oldukları “gündem bükücülük” yeteneklerine güveniyorlar. Yarın bir sınır-ötesi harekat başlatsalar mesela, “milli” mevzuların yanında bu tür şeylerin “teferruat” olarak kalacağını, gümbürtüye gideceğini düşünüyorlar ya da ne bileyim başka bir şey bulurlar belki.

Ama ne olursa olsun, söz bu kez doğru ve yerinde. Gerçekten de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Netice itibarıyla ortaya çıkan şey, kalıcı bir rejim anlamına geliyor ve ortadaki durum “Ne var canım, eskiden de zaten faşizm vardı” diyemeyeceğimiz kadar vahim. Bu vahametin şu anda, hemen somut görünüme bürünmemesi, bir süreliğine bizi aldatabilir ama sonra daha gerçek bir durumla karşılaşacağımız kesin.

Açıkçası, sözcüklerimi seçerek kullanmak istiyorum. Ben gördüklerimi, yaşadıklarımı anlamaya çalışıp birkaç satır bir şey yazmaya çalışıyorum, hepsi bu kadar. Sırtımda yumurta küfesi yok, siyasal yönetici değilim, 140 karakter üzerinden akıllar fikirler fışkırtarak herkese ayar vermeye çalışan o mutlu insanlardan biri de değilim. Ama sanırım bu kez gerçekten “bir şeyler yapılması gereken” bir noktaya geldik. Meclis’ten çekilme tartışmasıyla ilgili olarak söylüyorum bunu. Sokağı şimdilik yarım ağızla destekleyen CHP’nin bu konuda Sayek’in ağzından yapar gibi olduğu atağın ömrü, bildiğiniz gibi beş dakika filan sürdü ve telaşlı bir düzeltmeyle “yok öyle bir şey” denildi.

HDP’nin durumu ise zor. Büyük siyasal ataklar zaten zor işlerdir, ağır tartışmalar ve sorumlulukların baskısı altındadır. Ayrıca, binbir emekle söke söke alınmış mevzilerin terk edilmesi de öyle pek kolay bir iş değildir, biliyorum. Biri çıkıp son sandalyeye kadar orayı savunmak gerekir derse, onu da anlarım. Ama öte yandan, sıkıntı hakikaten büyük. Bu kadar yoğun hırsızlık, insanları siyasi hayatın bizzat kendisinden de soğutur hale gelebilir. Yani ‘millet’ kendi içgüdüsüyle kendi ‘sine’sine dönebilir ve bu durum, eğer ortada doğru dürüst bir toparlayıcı güç yoksa, apolitizme de dönüşebilir. Binbir emekle var ettikleri bütün demokratik mevziler durmadan yok ediliyorsa, sandıktaki iradeleri bile dalaverelerle geçersiz hale getiriliyorsa, insanlar nasıl düşünebilirler ki?

Hiç bu kadar kendimi kasarak bir yazı yazdığımı hatırlamıyorum. Kasıyorum, çünkü başkalarına akıl vermekten ar ederim; ama bazen yaşamda bir şey olur ki, o anda yapılırsa yapılır; dönüp daha sonradan filmi geri saramazsınız. Bugün gelinen noktanın sıkıntısı da budur. Pek yakında ‘Reis’ tarafından zaten kukla tiyatrosuna döndürülerek yok edilecek olan bir Meclis’ten çekilip sokağa yönelme kararı, güç bir karardır. Ülkedeki diğer büyük ‘muhalefet’ gücü her an “itfaiyeci” rolüne soyunabilecek durumdaysa, işler daha da karışıktır.

Ama en azından bir şey kesin: Şaibeli sonuçlar itibarıyla da olsa önümüzde ‘Hayırlı’ illerin kırmızıyla boyandığı bir Türkiye haritası var ve bu haritada metropollerle Kürt illerini bir araya getiren dalga, -Kürtlerle ilgili gevezelik yapan kıt zekalılar ne derse desin- ciddi bir anlam taşıyor. Sokak da bunun farkında ve siyaset alanı tarafından ciddi biçimde yönlendirmediği halde kendi yolunu buluyor, bulmaya çalışıyor. Hani neredeyse şu eski hamaset şiirinde olduğu gibi, “Edirne’den Ardahan’a…” bir ‘renklerin birliği’ durumuyla karşı karşıyayız ve bugünün meselesi, belki de biraz bu harita üzerindeki tabloyu, gerçek bir sokak birliğine dönüştürmek gibi görünüyor. Edirne’yi de, Ardahan’ı da gördüm ve nasıl iki ayrı dünya olduklarının elbette farkındayım ama zaten asıl problem de bu değil mi: İki ayrı dünyayı bir araya getirmek…

Arada fena halde unutulmuş gibi görünen 1 Mayıs mesela, bunun bir vesilesi olamaz mı?